Mustafa Resmî Âhî Hazretleri

Mustafa Resmî Âhî Hazretleri, Kādiriyye tarîkatinin Resmiyye kolunun kurucusu bir pîr-i sânîdir, 18. yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır.

Hayatı

Mustafa Âhî Hazretleri’nin hayatı hakkında bildiklerimiz çok azdır. Kaynaklar kendisinden çok az bahsederler. Sâdık Vicdânî onun "meşhûr ve zü’l-ihtirâm" olduğunu yazar; Hüseyin Vassaf ondan bir dipnotunda bahseder; Zâkir Şükrü İstanbul Hânkâhları Meşâyihi ve Silsilenâme adlı eserlerinde onun silsilesinin bir kısmını bize aktarır. Mustafa Âhî Hazretleri hakkında en çok mâlûmat, Cemâleddin Revnakoğlu Arşivi’nde bulunuyor. Kendisini ve arşivinin kaybolmasını önlemiş olan Abdülbâki Gölpınarlı’yı ve Neyzen Halil Can’ı rahmetle anıyoruz.

Âhî Hazretleri’nin annesi Ayşe Hâtun adlı bir hanımefendidir. Babası, ‘Şeyh Seyyid Mehmed Yâkub Efendi’ adında bir Kādirî şeyhidir.

Mustafa Âhî Hazretleri 1164/1750-51 yılında doğmuştur. Kadılardan Mestçizâde Osman Efendi’nin kızı Alîme Hâtun ile evlenmiştir. Alîme Hâtun’un ikinci eşidir.

Mustafa Resmî Âhî Hazretleri, Kādirîliğin yayılmasında son derece etkili olmuş, halîfeleriyle birlikte altı yeni tekke açmıştır. Kurduğu kol İstanbul’da birçok Kādirî tekkesinde temsil edilmiştir. Hazret 5 Cemâzeyilâhir 1206/30 Ocak 1792 Pazartesi günü Kıbrıs’a, Magosa kalesine gönderilmiş, 41 gün sonra Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

Mustafa Resmî Hazretleri’nin adı ‘Âhî’, Ahî Evran’ın öncülüğünü yapmış olduğu esnaf teşkilâtı ‘Ahîlik’ ile ilgili değildir, zâten bu kelimelerin yazılışları farklıdır.

Şeyhleri

Âhî Hazretleri’nin, kendilerinden hilâfet aldığını bildiğimiz iki kişi var.

  1. Nazmi Geylânî Hazretleri’nin tarîkat silsilesinde ve Zâkir Şükrü Efendi’nin Silsilenâme’sinde, ve aslı bir dostumuzda bulunan Mesud Efendi icâzetnâmesinde, Âhî Hazretleri’nin Mustafa Kerîmî’nin halîfesi olduğu belirtilir.
  2. Yine Mesud Efendi’nin icâzetnâmesine göre, Âhî Hazretleri, Mustafa Kerîmî’den başka Şeyh Mustafa Efendi’den de hilâfet almıştır. Şeyh Mustafa Efendi’nin silsilesi, Bağdad’da Abdülkādir Geylânî Hazretleri’nin dergâhında hizmet eden nakîbü’l-eşrâflar zinciri ile Abdülkādir Geylânî Hazretleri’ne ulaşıyor. Ne yazık ki Şeyh Mustafa Efendi hakkında bundan başka bilgimiz yoktur.

Mustafa Resmî Âhî Hazretleri, istinsâh ettiği Niyâzî-yi Mısrî dîvânının sonunda kendisinden el-Kādirî, er-Rifâî diye bahsettiğine göre dîvânın yazılışının bittiği 25 Cemâzeyilâhir 1195/18 Haziran 1781 târihinden önce Rifâiyye tarîkatından da hilâfeti vardır. Ayrıca teberrüken Şâzeliyye hilâfeti de vardır. Kendisine başka halîfeliklerin de verilmiş olması kuvvetle muhtemeldir, fakat bu hususta elimizde bir vesîka bulunmuyor.

Mustafa Âhî Hazretleri, ayrıca Edirne Kādirîhânesi postnişîni Şeyh Şâkir Efendi Hazretleri’nden feyz almıştır.

Edirne Kadirihanesi

Edirne Kādirîhânesi

Mustafa Âhî Hazretleri’nin tarîkat silsilesinde adı geçen bâzı şeyhler hakkında bilgi verelim.

İbn-i Akîle

Tam adı ‘Cemâleddin Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed bin Saîd bin Akîle’dir, ‘Allâme’ ve ‘el-Mekkî’ ünvanları vardır. Çok verimli bir eğitim görmüş, hadis, tefsir, kelâm, târih âlimi olmuş, 1143/1731 yılında Bağdad’da Kādirî şeyhliği hırkası giymiştir. Doksana yakın kitâb ve risâle yazmış olan İbn-i Akîle’nin günümüze ulaşmış eserlerinin sayısı otuz civârındadır. Bağdad, Şâm, Haleb ve İstanbul’da ders okutmuş, icâzet vermiştir. Mekke’de 1150/1737 yılında bekā âlemine göçmüş, Dârü’l-Akîliyye adlı dergâhında sırlanmıştır. Hazretin on sekiz tarîkattan hilâfeti vardır. Silsileleri Ikdü’l-Cevâhir fî Selâsili’l-Ekâbir adlı kitabda yazılıdır.

Şeyh Mehmed Rızâ Efendi

Abdal Yâkub Zâviyesi şeyhi olan Şeyh Enfî İbrâhim Efendi’nin oğludur. Babasının adı Nefhatü’l Riyâz’da ‘Vehbizâde İbrâhim’ diye, Zâkir Şükrü Silsilenâme’sinde ise ‘İbrâhim Vehbi’ diye geçer. Sefîne’den öğrendiğimize göre İbrâhim Vehbi, meşhur Halvetî şeyhi Hasan Cihangirî’nin halîfesidir.

Mehmed Rızâ Efendi önce zâhir ilimleri tahsil etti. Babası 1122/1710-11 yılında âhirete göçünce, zâviyenin seccâdenişînliğini Halvetiyye’den Şeyh Arap Hüseyin Efendi vekâleten üstlendi. Bu sırada Eşrefoğlu’nun torunlarından Şeyh Ahmed İzzeddin Efendi İstanbul’a geldi, Mehmed Rızâ Efendi ondan ders ve sonunda hilâfet aldı. Bu sırada Ahmed İzzeddin Efendi, Mehmed Rızâ Efendi’ye çuhâdan yapılmış Eşrefî tâcı giymesine ruhsat vermiştir. Yedi yıl sonra vekil postnişîn Şeyh Arap Hüseyin Efendi Edirne’deki Hasan Sezâî Hazretleri’ne gidince, Mehmed Rızâ Efendi de Abdal Yâkub Zâviyesi’nde irşad makāmına oturdu.

Hekimbaşı Nuh Efendi’nin oğlu Gâzî Ali Paşa, Şeyh Mehmed Rızâ Efendi’nin muhiblerindendi. “Himmetinizle eğer sadrâzam olursam, buraya bir câmi yaptırıp meşîhatını size vereyim” diye vaadde bulunmuştur. Gerçekten de sadrâzamlık makāmına geçince civardaki meskenleri istimlâk edip yerlerine bir câmi, zâviyenin yerine bir sebil, câmiin yakınına bir ev inşâ ettirip Şeyh Mehmed Rızâ Efendi’ye bağışlamıştır. Mihrâbın sağında ve solunda Kādirî tâcları resmettirmiş, câmiin hizmetini dervişlerin görmesini, haftada bir gün Evrâd-ı Kādirî okunmasını, devrân ve zikir yapılmasını yaptığı vakfa şart koşmuştur.

Mehmed Rızâ Efendi dergâhın şeyhliğini yürütürken, Kādirî Tarîkatı’nın ulularının ulusu ibn-i Akîle el-Mekkî Hazretleri, seyâhat için İstanbul’a gelir, Mehmed Rızâ Efendi onunla görüşür, ona bîat eder, ondan hilâfet ve icâzet alır.

Mehmed Rızâ Efendi 1163/1749-50 yılında bekā âlemine göçtü. Bildiğimiz bir kerâmetini nakledelim.

Hekimoğlu Ali Paşa sadrâzam iken, pâdişah ona inciden bir tesbih ihsân eder. Sonra zamân içinde Ali Paşa da tesbihi şeyhi Mehmed Rızâ Efendi’ye bağışlar. Paşayı çekemeyen, ayağını kaydırmak isteyen gammazlar, “Sizin hediyenizi bir şeyhi var ona verdi!” diye pâdişâhı kışkırtırlar. Pâdişah bir gün Hekimoğlu Ali Paşa’ya “Hani benim sana hediye etmiş olduğum tesbih nerede?” diye sorunca, Paşa elini cebine atar, cebinden tesbihi çıkarıp pâdişâha arzeder. — Paşa tekrar tesbihi şeyhine vermek istemişse de Şeyh Mehmed Rızâ Efendi kabûl etmemiştir.

Mehmed Rızâ Hazretleri, Hekimoğlu Ali Paşa Türbesi’nde medfundur. Aynı türbede Hekimoğlu Ali Paşa, İbn-i Akîle’nin oğlu Hasan Efendi, İbrâhim Enfî Hazretleri ile Mehmed Rızâ Hazretleri’nin oğlu Şeyh Nasreddin Efendi de yatmaktadırlar.

Mehmed Rızâ Efendi’nin (1) Ali Uryâni el-Kādirî, (2) Şeyh Elhâc Mehmed Efendi, (3) Limni’li Şeyh Hasan Efendi, (4) Şeyh Abdülkādir Efendi ve (5) Şeyh Mustafa Gavsi Efendi olmak üzere (en az) beş halîfesi olduğunu biliyoruz.

Şeyh Mustafa Gavsi Efendi

Üsküdar’da, Bağlarbaşı yakınlarındaki Kartal Baba Tekkesi’nin kurucusu Kartal Ahmed Dede’nin de şeyhi olan Şeyh Mustafa Gavsi Efendi (r. 1170/1756-57) Fâtih ilçesi, İbrâhim Çavuş Mahallesi’ndeki Mîmar Kasım Sokağı üzerinde, Aydın Kethüdâsı Câmii yakınında bir hazîrede yatmaktadır.

Mustafa Gavsi Efendi Tekkesi’nden günümüze sâdece bu hazîre kalmış. Tekke’nin kuruluşu yılını bilmiyoruz. Hazîrede tâc resmedilmiş ilgi çekici mezar taşları var olup, birinin üzerinde tekkenin şeyhlerinin silsilesi yazılıdır (bu taş üzerinde Mustafa Gavsi Efendi’nin rıhlet târihi 1130 olarak görülmektedir). Mustafa Gavsi Efendi’nin ufacık bir mezar taşı vardır, kitâbesi şudur:

Yâ Hû
Bu hânkâhın bânîsi
merhûm Şeyh Gavsi
Efendi’nin rûhiy
çün el-Fâtiha

Mustafa Kerîmî Efendi

Mustafa Kerîmî Efendi, Şeyh Mustafa Gavsi (k. s.) Efendi’nin halîfelerindendir; ayrıca Mehmed Rızâ Efendi’den ve Ali Vâhidî Efendi’den de hilâfet almıştır. ‘Ahmed Efendi’ adlı Celvetiyye’ye mensub bir şeyhin oğludur. Kaynaklarda ‘Akarcalı Şeyh Mustafa Kerîmî Efendi’ diye geçer. Akarca, İstanbul Fındıklı’da bir semtin adıdır, bu semt adını orada bulunan bir akarcadan, yâni akar sudan alır. Suyun yakınında Akarca Câmii ve Tekkesi vardır ki ‘İlyas Çelebi Câmii ve Tekkesi’ diye de bilinir. Hem Mustafa Kerîmî Efendi’nin babası Ahmed Efendi, hem de Mustafa Kerîmî Efendi bu câmide imamlık, tekkede şeyhlik yapmışlardır. Celvetiyyeden olan bu tekke Mustafa Kerîmî’den önceki şeyh Ali Vâhidî zamânında Kādiriyye’ye geçmiş, Mustafa Kerîmî’den sonra yine Celvetiyye şeyhleri irşad postuna oturmuşlardır.

Hüseyin Ayvansarayî ve Cemâleddin Revnakoğlu, Ali Vâhidî’nin ve Mustafa Kerîmî’nin, İlyas Çelebi Tekkesi’nde medfûn olduğunu söylerler. Bugün ikisinin de mezar taşı orada değildir. (Ali Vâhidî Efendi ile Mustafa Âhî Hazretleri arasındaki ilişkiler biraz aşağıda ele alınacaktır.)

Mustafa Kerîmî Efendi Hazretleri’nin bir halîfesi İstanbul Hânkâhları Meşâyihi’nde, Kasımpaşa Muabbir Tekkesi şeyhleri arasında “Küçük Piyâle şeyhi eş-Şeyh Mehmed Emin Efendi Vâhidîzâde” olarak geçen Mehmed Emin Efendi (r. 1 Zilkāde 1215/16 Mart 1801), diğer bir halîfesi de kutbumuz Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’dir.

Halîfeleri

Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin halîfelerinden yalnızca altısının isimlerini biliyoruz.

Hazret, kardeşlerinden Süleyman Sâfî ve Mehmed Saîd Efendi’lere hilâfet vermiş, onlar da Kabakulak ve Ayşe Hâtun dergâhlarında postnişînlik yapmışlardır. Bir başka halîfesi, Şeyh Şemseddin Efendi’dir.

Mustafa Âhî Hazretlerinin ‘Şeyh Ali Efendi’ adında bir halîfesi de kendisiyle birlikte Kıbrıs’a gitmiştir.

Hazret’in bir başka halîfesi, Hazret Kıbrıs’ta iken Kabakulak Âsitânesi’nde şeyhlik yapmış olan Şeyh Aliyyü’l-Kadri Efendi’dir.

Mehmed Mesud Efendi’nin icâzetnâmesinden öğrendiğimize göre Mehmed Emin Hulûsî[?] adlı bir halîfesi daha vardır. Bu kişinin kim olduğunu bilmiyoruz.

Mustafa Âhî Hazretleri’nin daha birçok halîfesi olduğuna inanıyorsak da elimizde vesîka yoktur.

Akraba ve hısımları

Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin bildiğimiz yakın akraba ve hısımlarını burada bir arada sunuyoruz.

  • Dedesi : Şeyh İbrâhim Nişânî
  • Annesinin babası : Şeyh İbrâhim Efendi
  • Annesi : Ayşe Hâtun
  • Babası : eş-Şeyh Yâkub Efendi
  • Kız kardeşi : Nâile Hanım
  • Erkek kardeşi : Süleyman Sâfî Efendi
  • Erkek kardeşi : Mehmed Saîd Efendi
  • Erkek kardeşi : Mehmed Alâeddin Efendi
  • Yeğeni (Nâile Hanım’ın oğlu) : Ahmed İzzeddin Efendi
  • Yeğeni (Nâile Hanım’ın oğlu) : Mehmed Muhyiddin Efendi
  • Yeğeni (Mehmed Saîd Efendi’nin kızı) : Şerîfe Hatîce Molla Hanım
  • Yeğeni (Mehmed Saîd Efendi’nin oğlu) : Abdülkādir Efendi
  • Eşi : Alîme Hâtun
  • Kayınvâlidesi : Ayşe Bacı
  • Kayınpederi : Mestçizâde Osman Efendi
  • Kayınbirâderi (kız kardeşi Nâile Hanım’ın eşi) : Mehmed Şemseddin Efendi
  • Gelini (Süleyman Sâfî Efendi’nin eşi) : Şerîfe Meryem Bacı
  • Gelini (Mehmed Saîd Efendi’nin eşi) : Şerîfe Fatma Hanım

Ali Vâhidî Hazretleri ile İlişkisi

Mustafa Âhî Hazretleri ile Ali Vâhidî Hazretleri’nin yakın ilişkide olduğuna dâir deliller vardır.

Ali Vâhidî Hazretleri, Mustafa Âhî Hazretleri’nden bir veyâ iki kuşak öncesine mensubdur. Çerkeş’de doğdu. İstanbul’a gelip Mestçizâde Efendi’den Mantık ve Mefhum ilimlerini tahsil etti. Daha sonra tasavvuf yolunu arzulayıp Şah Sultan şeyhi Cankurtaran Abdullah Efendi’den (rıhleti 3 Ramazan 1145/17 Şubat 1733) ve Şeyh Mahmud Kādirî Efendi’den (rıhleti 23 Ramazan 1162/6 Eylül 1749) ve ibn-i Akîle’den terbiye gördü ve Tophâne’deki Kādirîhâne’nin şeyhi Halil Efendi’ye dâmâd oldu. Halil Efendi, Ali Vâhidî’yi yerine vekil bırakıp hacca gitmiş, Medîne-i Münevvere’de ahîrete göçmüştür (1145/1732-33).

Bu yıllarda onun oğlu Mehmed Efendi küçük yaşta olduğu için, Ali Vâhidî Hazretleri yedi yıl müddetle pîrlerine vekâlet etti. Bu durum, Tuhfe-i Rûmî adlı eserde, 806–809. beyitlerde şöyle anlatılır:

Cânişîn-i mesned-i vâlid olan zât-ı güzîn
Nevcivân idi henüz Kur’ân okur mektebnişîn

Vâlidinin nakd-i vakti, sıhr-ı re’fetperveri
Mahrem-i esrâr ü hemrâzı, mârifetgüsteri

Dâder-i fillahı zeyn-i bezm-i hâs-ı sohbeti
Hem muîn ü yâveri, teklifsiz hemülfeti

Şeyh el-Hâc Alî-yi Vâhidî, ol nîk û hisâl
Himmet edip zâhir ü bâtında buldurdu kemâl

Daha sonra Piyâlepaşa’da Muabbir Tekkesi’nde seccâdenişînlik yaptı ve 1178 Recebi’nde (Aralık 1764-Ocak 1765’de) Hakk’a yürüdü. Mehmed Rifat Eşrefî’ye göre “zâviyesi sahnında”, Hüseyin Ayvansarayî ve Cemâleddin Revnakoğlu’na göre Akarca Tekkesi bahçesine gömülmüştür. Bugün Akarca Tekkesi’nde Ali Vâhidî Hazretleri’ne âit bir mezar taşı bulunmuyor. Ayvansarayî ayrıca Ali Vâhidî Hazretleri’nin bir müddet nefy edildiğini, sonra affedildiğini yazar.

Ayvansarayî’den öğrendiğimize göre şu güfte Ali Vâhidî Efendi’nindir:

Felekler şem‘-i rûyinde yanar pervâne olmuşlar yâ Resûlallah
Ânınçün durmayıp dâim dönerler yâ Resûlallah
Semâlar ile devrân dura mı Vâhidî bir ân
Cemâlin vasfın edip sûzân ederler yâ Resûlallah

Ali Vâhidî Hazretleri, Akarca Câmii imamı ve Akarca Tekkesi şeyhi olan Mustafa Kerîmî Efendi’nin şeyhidir.

Buna göre Mustafa Âhî Hazretleri ile Ali Vâhidî Hazretleri arasında şöyle ilişkiler tesbit ediyoruz.
  • Ali Vâhidî’nin halîfesi Mustafa Kerîmî Efendi, Mustafa Âhî Hazretleri’nin şeyhidir.
  • Ali Vâhidî’nin oğlu Mehmed Efendi ile Mustafa Âhî Hazretleri pîrdaştır.
  • Ali Vâhidî’nin oğlunun halîfesi Ali Rızâ Efendi, Mustafa Âhî Hazretleri’nin birâderi Süleyman Sâfî Efendi’den hilâfet almıştır.
  • Ali Vâhidî’nin el aldığı kişilerden ibn-i Akîle, Mustafa Âhî Hazretleri’nin şeyhin şeyhinin şeyhi olan Mehmed Rızâ Efendi’ye de el vermiştir.
  • Ali Vâhidî’nin hocası ile Mustafa Âhî Hazretleri’nin kayınpederi Mestçizâde adını taşımaktadırlar.

Ali Vâhidî Hazretleri’nin müretteb bir dîvânı olduğu bildirilmekteyse de bu dîvânın nerede olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, Resmiyye dergâhlarına mensub Mehmed Rifat Efendi’nin bu dîvânının bir nüshasını istinsâh etmiş olduğudur. Bu dîvan bulunursa, belki içinde Mustafa Âhî Hazretleri veyâ pîrleri hakkında bilgi bulabiliriz.

İstinsâh ettiği kitablar

Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin istinsâh ettiği, yâni yeni bir nüshasını yazdığı üç kitâb biliyoruz. Bunlardan biri Niyâzî-i Mısrî Hazretleri’nin Dîvânı, ikincisi Hazret-i İmâm Câfer Sâdık’a nisbet edilmiş olan ve Sâfî Buyruğu adlı eseri andıran bir tasavvuf risâlesi, üçüncüsü ise yine bu ikinci risâlenin bir kısmından oluşan bir kitabcıkdır.

Niyâzî-yi Mısrî dîvânı

Mustafa Resmî Âhî Hazretleri, Niyâzî-i Mısrî dîvânı’nın bir nüshasını istinsâh etmiştir. Ankara’da, Millî Kütüphâne’de bulunan bu nüshanın elli üçüncü varağına Hazret mührünü vurmuş. Mühründe

Hâdim-ül fukarâ
eş-Şeyh Mustafa
er-Resmî el-Kādirî

Âhî Hazretleri’nin mührü

yazıları okunabiliyor. İstinsahın bitiş târihi 25 Cemâzeyilâhir 1195/18 Haziran 1781 günüdür. Kitabın sonunda Hazret şöyle duâ niyâz etmektedir:

Şeyh Resmî’ye her kim ederse duâ
Vere maksûdun Cenâb-ı Kibriyâ

Sırrî Alevî el-Kādirî … (Biraz daha yazı varsa da ezilip yayıldığı için okunamadı.)

Bu dîvânın zahriyesinde silinmek istenmiş bir yazı ile mühür vardır, zor da olsa yazının bir kısmının

Yâ Hazret-i Sultan Abdülkādir Geylânî
kademî hâzâ alâ rakabeti külli veliyullah
Muhammed Şemsî el-Kādirî tekyesine vakf olunmuşdur

olduğu ve mührün Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin halîfelerinden Mehmed Şemseddin Efendi’ye âit olduğu anlaşılmaktadır. Zahriyedeki el yazısı Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin yeğeni Mehmed Muhyiddin Efendi Hazretleri’nindir.

Tarîkat risâlesi

Sâfî Buyruğu’nu andıran risâlenin Mustafa Âhî Hazretleri ile ilgili dört nüshası var.

Sermet Çifter nüshası

Sermet Çifter Kütüphânesi’ndeki bir yazma, tasavvufa dâir iki risâleden oluşuyor. Bunlardan birincisi Risâle-i Tarîkat-ı İmâm Câfer Sâdık adını taşıyor. İkincisi ise isimsizdir.

Sermet Çifter nüshasının yirminci ve yirmi birinci varaklar arasında bir varak kesilmiş (varak numaraları daha sonradan konulmuş), risâlenin bitimindeki ketebe kaydı silinmiştir. Son sayfada

[Silinmiş kısım] ederse duâ
Vere maksûdunu Cenâb-ı Kibriyâ

ve

Hakk’ı erden, eri Mü’min’den iste
Budur sözüm sana şikeste beste

beyitleriyle 1196 (hicrî yılı, yâni 1781-82 mîlâdî yılı) yazılıdır. Bu beyit Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’ne mi âittir, başkasına mı? Bilmiyoruz.

Metnin sonunda Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin mührü varmış. Silinmiştir. Mührün varlığını on dördüncü ve on beşinci varaklar arasına yazılmış olup sonradan bu varakların yapıştırılması ile okunamaz hâle getirilmiş olan bir haşiyeden anlıyoruz. Hâşiyenin dijital fotoğrafları, ayar değişikliğiyle okunabilmektedir. Hâşiyeyi kalemi alan Ayşe Hâtun Tekkesi şeyhi Mehmed Nûri Efendi kitabın altında Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin mührü olduğunu yazıyor.

Süleymâniye nüshası

Süleymâniye Kütüphânesi’nde bulunan bir yazma, Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin istinsâh etmiş olduğu tasavvufa dâir bir risâlenin kopyasıdır. Eser 28 varak tutmaktadır. Eserin altında ‘Mustafa Âhî’ adı varsa da yazıcının Mustafa Âhî olmadığı, bir başkasının — Mustafa Âhî’nin imzâsı dâhil olmak üzere — Mustafa Âhî Hazretleri’nin elinden çıkmış Sermet Çifter metninin tıpatıp aynı kopyesini yazdığı anlaşılıyor. Nitekim risâlenin sonunda ki 1196 ve 1282 târihleri, Mustafa Âhî Hazretleri’nin elinden çıkan metnin 1196/1781-82, yazıcının elinden çıkan metnin 1282/1865-66 yılında tamamlandığını îmâ etmektedir.

Hazret, eserini gene aynı sözlerle sona erdirmiş:

Şeyh Resmî’ye her kim ederse duâ
Vere maksûdun Cenâb-ı Kibriyâ

el-Kādiriyye er-Rifâiyye Kehf el-Fakîr eş-Şeyh Mustafa Resmî Âhî

Hakk’ı erden eri Mü’min’den iste
Budur sözüm sana şikeste beste

Özel bir kütüphânedeki nüsha

Risâlenin bir başka kopyası daha vardır. Altında Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin mührü bulunan bu nüsha, özel bir kütüphânede bulunuyor.

Millî Kütüphâne’deki nüsha

Aynı risâle, Ahmed Fâiz Efendi tarafından da istinsâh edilmiş. Demek ki Mustafa Resmî Âhî Hazretleri çevresinde bu eser ilgi ve rağbet görmüş. Bu risâle şimdi Millî Kütüphâne’dedir.

Bir kerâmeti

Mustafa Resmî Âhî Hazretleri ehl-i beyt sevgisiyle dolu bir insandır. Onu çekemeyenler kendisine kızılbaş derler. Bir Cuma namazından sonra Hazret içerler ve “Size benim nasıl kızılbaş olduğumu göstereyim” deyip, bir fırıncı ustasına, “Yorgo, şu kazanı fırına at” der (o dönemde fırıncılar çoğunlukla Rum asıllı kişiler imiş). Fırına atılan kazan fırında ısınır, kızarır, kıpkırmızı olur, ateş gibi olur. Hazret “Yorgo, kazanı fırından çıkar.” der, ateş olmuş kazanı çıplak eliyle tutar, başına geçirir. Başında kıpkırmızı kazan olduğu hâlde kendisini çekemeyenlere dönüp “Kızılbaşlık sizin bildiğiniz gibi değildir, benim kızılbaşlığım işte böyledir, ben böyle kızılbaşım!” diyerek derslerini verir.

Kendisine en muhalif kişiye hitâben “Yoruldum, başımdaki kabı alın” deyince o da elini uzatır, eli yanınca “Of” diye elini çeker, bunu üzerine Mustafa Âhî Hazretleri “Yahu sen bir bakır kabı başımdan alamadın, erenlerin giydirmiş olduğu tâcı nasıl alırsın?” der ve kendisinin Hazret-i İbrâhim (a. s.)’ın sırrına mazhar olduğunu anlatan bir şiir söyler.

Bu kazan Kabakulak Âsitânesi’nde muhafaza edilegelmiştir.

Kıbrıs günleri

Bu olayın ardından Hazret, Kıbrıs’a gönderilmiş, gönlü kırgın olarak Kıbrıs’a gitmiştir.

Kaynaklar Zâkir Şükrü Efendi’ye dayanarak, Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin rıhlet târihini 1208/1793-94 yılı olarak veriyorlar. Ancak (hakkında daha fazla bilgimizin olmadığı) Sâmî mahlaslı bir zâtın Âhî Hazretleri için yazmış olduğu mersiyede, Mâğusa’ya 1206/1792 yılında gidişinden sonra

Kırk birinci günde emr-i irciîye baş eğip
Gitti, kaldı dilde Âhî Şeyh Seyyid Mustafa

diyerek, Hazret’in aynı 1206/1792 yılında Hakk’a yürüdüğünü haber vermektedir, hatta bu beyit sâyesinde Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin Hakk’a kavuştuğu gün 16 Receb 1206/10 Mart 1792 olarak tesbit edilebilmektedir. Nitekim Mehmed Şemseddin Efendi (k. s.) nun Âhî Hazretleri için yazmış olduğu târih manzûmesindeki

Erbaîn çün tamâm oldu çıkıp ol lâneden
Kıldı pervâz âlem-i lâhûta ol âlî hümâ

beytinden de, Hazret’in kırk gün sonra âlem-i lâhûta göçtüğü anlatılıyor. Aynı manzûmenin son beyti şöyledir:

Bendesi Şemsî’ye ilhâm oldu bu târîh-i tâm
Ruh-ı akdes dedi “Yâ Hû”, eyledi azm-i Hüdâ

ki târihi ebced hesâbıyla 1206 etmektedir. Manzûmenin hemen altına da rakamla 1206 târihi yazılmıştır. Bu yüzden Âhî Hazretleri’nin fânî âlemden 1206/1792 yılında ayrıldığını kabûl etmemiz gerekir.

Kabir nakli

Mustafa Âhî Hazretleri, Magosa’da, Ağlayan Dede Türbesi’nde yatmaktadır.

Turbe

Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin kabri

Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin halîfeleri ve bendeleri, onun nâşını İstanbul’a getirmek istemişler, devrin pâdişâhı Sultan II. Abdülhamîd’e arzularını bildirmişler, Sultan da isteklerini kabûl edip, Kıbrıs’a yazı yazmış, Mustafa Resmî Âhî Hazretleri’nin kabrinin İstanbul’a nakledilmesini istemiştir. Kabir taşları sökülmeye başlayınca, bunun sebebini soran Kıbrıs’ın Rum halkı, Mustafa Resmî Hazretleri’nin kendileri için bir hâcet kapısı olduğunu, başları sıkışınca ona ilticâ ettiklerini, bu yüzden kabrinin nakledilmesine râzı olmadıklarını beyân etmişlerdir. Kıbrıs halkının isteği pâdişâha bildirilmiş, bunun üzerine kabir naklinden vazgeçilmiştir.

Himmeti üzerimize sâyebân ola!

Şimdi onun şiirlerini okuyalım, tâcını ve sancağını görelim.

Hakk’ı erden, eri Mü’min’den iste
Budur sözüm sana şikeste beste

Bu sayfa son olarak 20.05.2012 târihinde değiştirilmiştir.